|
ONLAR DÜNYAYI DEĞİŞTİRİYORLAR
Görsel-Uzaysal Zeka
(Resim, renk ve şekil zekası) Resimler, imgeler, şekiller ve çizgilerle düşünme, üç boyutlu nesneleri algılama ve muhakeme etme becerisidir.
Resimler ve şekillerle düşünür. Hayalinde gördüğü resimleri anlatabilir. Harita, tablo ve diyagramları anlayabilir. Çok hayal kurar. Sanat ve Proje aktivitelerini, görsel sunuşları sever. Okurken kelimelerden çok resimlerden anlar. Tasarım, çizim ve görsellikten zevk alır. Öğrenmede daha çok sanat, video, filmler, bulmacalar ve haritalardan yararlanır. Kolaylıkla yön bulma becerisine sahiptir. Dinlediklerinden zihinsel objeler hayaller, resimler üretir. Öğrendiği bilgileri hatırlamada bu zihinsel resimleri kullanır. Üç boyutlu ürünler hazırlamaktan hoşlanır. Origami ve maketler hazırlar. Bir objenin farklı açılardan perspektifini anlayabilir, onu zihninde canlandırabilir. Öğrendiği bilgileri somut ve görsel sunuşlara dönüştürür.
Öğrenme yolu: İmgeleri düzenleyerek, zihinsel resimler oluşturarak, çizerek, desen oluşturarak, hayal ederek öğrenme.
Çalışma alanları: Ressam, Artist, Yönetmen, Pilot, Fotoğrafçı, Mühendis, Astronot, Kameraman, Mimar, Heykeltıraş, Tasarımcı, Dekoratör, İzci, Rehber gibi meslek alanlarında üstün performansla çalışabilirler.
Çoklu Zeka İle Eğitim
Çocukların hepsi birbirlerinden farklıdır.
Her birinin farklı yetenekleri, farklı ilgi alanları ve farklı öğrenme düzeyleri vardır.
Her biri farklı yollarla öğrenir ve bunun için farklı öğrenme ortamlarına ihtiyaç duyar. Başarısız gibi görünen bir öğrenciye uygun öğrenme ortamı sağlanırsa mutlaka yetenekleri çerçevesinde başarıya ulaşacaktır.
Okullar bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, eğitim programlarını Howard Gardner' ın "Çoklu Zeka Kuramı" çerçevesinde yürütmektedir.
Çoklu Zeka Kuramına göre insan beyni,
Sözel / Dilsel Mantıksal / Matematiksel Müziksel / Ritmik Bedensel / Kinestetik Görsel / Uzamsal İçsel Sosyal/Kişilerarası Doğa Zeka alanlarını içermektedir.
Geleneksel eğitim sistemi büyük ölçüde Sözel / Dilsel ve Mantıksal / Matematiksel zeka alanlarına dayanmaktadır. Diğer zeka alanları ihmal edilmektedir. Oysa tek yönlü beslenme nasıl metabolizma üzerinde olumsuz etkiler oluşturuyorsa, tek yönlü zeka beslenmesi de zihin gelişimini sınırlandırmaktadır.
Bireylerin sahip oldukları zeka alanlarından bir tanesinin az gelişkin olması bireyi "zeki olmayan" kişi yapmaz. Her birey bu sekiz zeka alanından en az bir tanesinde "zeki" olma özelliğini taşır. Mutlaka her insanın bir yada birkaç zeka alanı diğerlerinden daha gelişkin olabilir.
Eğitimde "Çoklu Zeka Kuramı" nın kullanılması ile bireylerin gelişmiş olan zeka alanlarından yola çıkılarak diğer zeka alanlarının da geliştirilmesi sağlanmaktadır. Böylece bireyler sahip oldukları kapasiteyi en son sınırına kadar kullanabilmekte, bu da öğrenmeyi en üst seviyelere çekmektedir.
Örn.1 Müziksel / Ritmik Zekası gelişmiş olan bir öğrenci öğrenmekte zorlandığı çarpım tablosunu bir şarkı halinde çok kolay öğrenecektir. Belki kendisi ona bir beste yaparsa çok daha kalıcı bir öğrenme gerçekleşecektir.
Örn.2 Bedensel / Kinestetik Zekası gelişmiş olan bir öğrenci ders çalışırken hoplayıp zıplayarak daha iyi öğrenecek, bir üçgenin özelliklerini hareketlerle gösterilen bir oyun içerisinde çok daha iyi kavrayacaktır.
Örn.3 Doğa Zekası gelişmiş olan bir öğrenci açık havada daha rahat çalışacak ya da öğreneceği şeylerin doğa ile bağdaştırılması onda daha kalıcı bir öğrenme sağlayacaktır.
Öğretmenler ve veliler, çocuğa sağladıkları ortamı ve öğretim yöntemlerini değiştirerek o çocuğun zekasını da değiştirebilirler. Kısıtlı öğretim ve kısıtlı çevre zekayı geriletirken, iyi öğretim ve iyi çevre zekayı arttırmaktadır.
İlköğretim birinci kademede sekiz farklı zeka alanının dikkate alındığı bir öğretim programı uygulanmaktadır. Öğretmenler ders planlarını bu zeka alanlarından en az beş ya da altı tanesine yönelik aktivite ve uygulamalar içerecek şekilde hazırlarlar. Tüm öğrencilerin farklı öğrenme yeteneklerine yönelik ve hepsinin ilgisini çeken aktiviteler sunarak etkin bir öğrenme ortamı sağlarlar.
Bir öğretmenin ders planında;
Matematik kurallarını işleyen bir şarkı, öğrencilerin elleriyle yapacakları materyaller - şekiller, grup tartışması ile yeni fikirlerin bulunması, öğrencilerin sessizce düşünerek kendi fikirlerini oluşturmaları, oluşturdukları fikirlerin ya da biyoloji dersinde öğrenilen hücrenin kil ile maketinin yapılması çalışması, renkler kullanılarak sayıların öğretilmesi, bulmacalarla ve oyunlarla bilgi ve kavramların kavratılması gibi aktiviteler bulabilirsiniz.
Aktif öğrenmeyi hedefleyen Okullarda, öğrencilerin tüm yeteneklerini bir öğrenme aracı olarak kullanır. 6. 7. ve 8.sınıflarda bu uygulama daha çok proje bazında ve sunumlar olarak kendisini göstermektedir. Hedef, öğrencinin araştırarak bilgiye ulaşmayı öğrenmesini sağlamaktır.
Sorumluluk alarak, araştırarak öğrenen ve yetişen öğrenciler Lise düzeyine gelince ihtiyaç duydukları bilgiye kendileri ulaşmak için çaba göstermeyi bileceklerdir.
Sadece dinleyen değil, soru soran, kendini rahat ifade edebilen ve üreten öğrenciler yetiştirmeyi amaçlayan Okullarda, her öğrencisinin farklığının farkındadır. Öğrencileri tek yönlü değil, çok yönlü bireyler olarak hayata hazırlamak üzere programlarını yapmıştır ve uygulamaktadır. Amaç "Ben istersem yaparım, başarırım" diyebilecek, özgüveni gelişmiş kendine yeterli gençler yetiştirmektir
İnnovasyon (fark yaratıcı düşünce)
|
|
Plastik Sanatların Altın Bileşenleri:
Oran, Kesim ve Orantı
Bir plastik sanat eserinin analizinde konu, yerleşim, kadraj, uyum, ışık-gölge ve renk dengesi, derinlik, tema etki... hepsi önemli öğelerdir. Fakat tümünün bir arada ve ahenkli görünmesinin Rönesans'tan bu yana yaşanan tüm sanat akımlarında karşımıza çıkan bir formülü de var.Usta sanatçılar, büyük düşünürler yıllarını bu formülü araştırmaya geliştirmeye vermişler ve bir ortak bileşen üstünde uzlaşmışlardır. 21. yüzyılın elektronik araç-gereçleriyle yapılan bilimsel araştırmalarda da karşımıza doğanın ilahi gücünde gizlenen bu formül çıkıyor. Birbirinden taban tabana zıt görünen iki doğal varlığın karşılaştırmalı genetik analizlerinde, fiziki ve biyolojik olarak yapılan tespitlerde bu ortak nokta hep karşımıza çıkıyor. Matematik ve geometri ile aranız nasıl, bilmiyorum. Ama plastik sanatlarla ilgiliyseniz bu konunun ilginizi çekeceğini umuyorum. Ortaçağın filozof ve sanatçıları insan yapısının düzeninde, bitkilerin ve varlıkların gelişmesinde ilahi mistik bir ölçünün var olduğuna inanarak arayışa girmişlerdir. 15. yüzyılda yaşayan, bu mistik ölçünün somutluğuna, kainatın ölçülü, düzenli yaratıldığına inanan bilgin Paionelli'nin İlahi Oran (Proportio Divin) yapıtıyla ve "Orantısız hiçbir sanat eseri yoktur" sözleriyle çağın sanatçıları bu sihirli oranı, ölçüyü araştırmaya, uygulamaya başlamışlardır. ORAN, bir uzunluğun veya alanın eşit olmayan fakat birbirine uyumlu, ahenkli iki parçaya ayrılmasından ve büyüğün küçüğe bölünmesiyle ortaya çıkan sabit değerdir. Mimari, heykel, resim başta olmak üzere plastik sanatların her dalında kullanılan 1,618 değeri, canlı varlıkların düzenli gelişmelerinin zaman ve uzunluk farklarının birbirine orantılandırılmasından bulunmuştur. Plastik sanatlarda ölçü birimi olarak bu 1,618 değeri seçilmiştir ve kompozisyonun vazgeçilmez plastik öğelerinden biridir. ORAN bir konunun kompozisyonunun ister klasik ister soyut olsun kurulmasında, düzeninde, sisteminde büyük rol oynar. Büyük düşünür Dante "Doğa Tanrı'nın bir eseri, sanatıdır" der. Sanatçılar bu düzenli ölçülü gelişmeye "İlahi Oran - Proporsiyon Divin" demişler, işlemlerinde "Altın Bölüm - Seksiyon Dor" "Altın Sayı - Nombr Dor" sözcüklerini kullanmışlardır. Leonardo, Dürer gibi düşünür sanatçılar, ressamlar insan vücudu ve yüz kesitleri arasındaki farkı inceleyerek, orantılayarak altın oran hakkında birçok şemalar çizerek varlığını ispatlamışlardır. Kabuklu deniz hayvanlarının, bitkilerin bu ilahı oran ölçü ve düzenine -değişmez kanuna- göre gelişmekte olduğunu bildirmişlerdir.
Altın Oran Nasıl Bulunur?
Altın oran beş köşeli yıldızın kenarlarının birbirine orantılandırılmasından esinlenerek formüle edilmiştir. Bu sonuç geometrici Pisagor'a düzgün beşgen pentagon içinde beş uçlu bir yıldızın çizilmesi ve bu iki biçimin kenarlarının birbirlerine orantısı esnasında meydana gelen oran değerlerinin (altın bölüm, altın kesit) aynı olduğunu, 0,618 değerini taşıdığı görülmüştür. Geometrik olarak bu düzgün beşgen pentagonun içine çizilen beş uçlu yıldızın kendi kenar doğrularının orantılanmasından matematiksel 1,618 değerini taşıdığı görülmüştür. İşte bir noktadan bölünen bir doğrunun eşit olmayan iki parçası arasındaki orantılardan ve kendisiyle orantıdan çıkan 1,618 sayı değeri altın oran ölçü birimi (altın kesir) olmuştur.
Altın oran ölçü değerleri aynı zamanda 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, ... gibi doğal sayılarla bir yakınlık taşırlar. Bu sayılarda bir sayı kendinden önce gelen iki sayının toplamına eşit olarak 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, ... değerleriyle "değişmez oran" niteliğini taşırlar ve gittikçe ürerler.
Orantı, daima bir büyük ile komşu küçük uzunluk sayıları arasında kullanılır ve altın kesir sayısı olan 1,618 bulunur.
Orantı ters kurulduğunda ise çıkan sayı 0,618 olacaktır. Tüm bu kesirler bir tuval hazırlamada bize büyük kolaylık sağlayacaktır. Örneğin, tuvalimizi altın oranda hazırlamak istediğimizde, kısa kenarı 21 santimetre olan bir şasenin uzun kenarı 34 santimetre olmalıdır. Kısacası göze hoş gelen bir tuval için uzun kenar 1000 birim ise kısa kenar 618 birim olarak seçilmelidir. Leonardo da Vinci bu orana "ilahi bölüm" adını vermiştir. Birbirini takip eden bu sayılara Lame veya Fibonacci seri sayıları denir. İlginçtir, vahşi doğadaki bitki ve kabuklu canlılar bu sayı sistemine göre oranlı gelişirler.
Fibonacci seri sayı dizisinin geometrik esasını KARE oluşturur. Kare yardımıyla bir altın dikdörtgen elde edilebilir. Bu altın dikdörtgenin altın kesim noktaları, altın bölümleri bulunabilir.
Fibonacci Dizisi Ve Altın Oran
Altın oran, Fi (phi) sayısı olarak bilinir. Neticede matematiksel bir kavramdır ve değeri de 1,618 dir.
Fibonacci sayıları ve altın oran matematiğin en ilgi çekici konuları arasındadır. Fibonacci dizisinin mucidi Leonardo Fibonacci 13. yüzyılda yaşamış bir İtalyan matematikçisiydi.
FİBONACCİ DİZİSİ:
1,1,2,3,5,8,13,21,34,55,89,144....
Bu diziye baktığımız zaman onun basit bir kurala dayanarak oluşturulduğunu görebiliriz. Bu kuralı sözcüklerle ifade edersek; her sayı (ilk ikisi dışında) kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmuştur. Dizinin ilerleyen sayılarında alınan bir terimin bir önceki terime oranı altın orana yakınlaşmaktadır.
ALTIN ORANIN GÖRÜLDÜĞÜ VE KULLANILDIĞI YERLER:
1) Ayçiçeği: Ayçiçeği'nin merkezinden dışarıya doğru sağdan sola ve soldan sağa doğru tane sayılarının birbrine oranı, altın oranı verir.
2) Papatya: Papatya çiçeğinde de ayçiçeğinde olduğu gibi bir altın oran mevcuttur.
3) İnsan Kafası: Bildiğiniz gibi her insanın kafasında bir ya da birden fazla saçların çıktığı düğüm noktası denilen bir nokta vardır. İşte bu noktadan çıkan saçlar doğrusal yani dik değil, bir spiral, bir eğri yaparak çıkmaktadır. İşte bu spiralin ya da eğrinin tanjantı yani eğrilik açısı bize altın oranı verecektir. Aynı özellik tavşanlarda da vardır.
4) İnsan Vücudu: İnsan Vücudunda Altın Oran'ın nerelerde görüldüğüne bakalım:
a) Kollar: İnsan vücudunun bir parçası olan kolları dirsek iki bölüme ayırır(Büyük(üst) bölüm ve küçük(alt) bölüm olarak). Kolumuzun üst bölümünün alt bölüme oranı altın oranı verceği gibi, kolumuzun tamamının üst bölüme oranı yine altın oranı verir.
b) Parmaklar: Ellerimizdeki parmaklarla altın oranın ne alakası var diyebilirsiniz. İşte size alaka... Parmaklarınızın üst boğumunun alt boğuma oranı altın oranı vereceği gibi, parmağınızın tamamının üst boğuma oranı yine altın oranı verir.
6) Mısır Piramitleri: Her bir piramitin tabanının yüksekliğine oranı yine altın oranı veriyor.
7) Leonardo da Vinci: Bilindiği gibi Leonardo da Vinci Rönesans devri ünlü ressamlarındandır. Şimdi bu ünlü ressamın çizmiş olduğu tabloları inceleyelim.
8)Mona Lisa: Bu tablonun boyunun enine oranı altın oranı verir.
Aziz Jerome: Yine tablonun boyunun enine oranı bize altın oranı verir.
Cool Picasso: Picasso da Leonardo da Vinci gibi ünlü bir ressamdır ve resimlerinde bu oranı kullanmıştır.
9) Çam Kozalağı: Çam kozalağındaki taneler kozalağın altındaki sabit bir noktadan kozalağın tepesindeki başka bir sabit noktaya doğru spiraller (eğriler) oluşturarak çıkarlar. İşte bu eğrinin eğrilik açısı altın orandır.
10) Deniz Kabuğu: Deniz kabuğunun yapısı incelendiğinde bir eğrilik tespit edilmiş ve bu eğriliğin tanjantının altın oran olduğu görülmüştür.
11) Tütün: Tütün Bitkisinin yapraklarının dizilişinde bir eğrilik söz konusudur. Bu eğriliğin tanjantı altın orandır. Aynı özellik eğrelti otunda da vardır.
13) Elektrik Devresi: Altın Oran sadece Matematik ve kainatta değil, Fizik'te de kullanılıyor. Verilen n tane dirençten maximum verim elde etmek için bir paralel bağlama yapılması gerekir. Bu durumda Eşdeğer Direnç, yani Reş=altın oran olur.
14) Salyangoz: Salyangozun Kabuğu bir düzleme aktarılırsa, bu düzlem bir dikdörtgen oluşturur (-ki biz bu dikdörtgene altın dikdörtgen diyoruz.-) İşte bu dikdörtgenin boyunun enine oranı yine altın oranı verir.
15) Mimar Sinan: Mimar Sinan'ın da bir çok eserinde bu altın oran görülmektedir. Mesela Süleymaniye ve Selimiye Camileri'nin minarelerinde bu oran kullanılmıştır.
16) Arı Kovanları: Arı kovanlarında yaşayan dişi arıların sayısının erkek arıların sayısına bölündüğünde hep aynı sayı elde edilir. Yani 1.618
17) Sanatta: Michelangelo, Albrecht Dürer, Da Vinci ve digerlerinin sanat eserlerinde, Altın Orana bilincli ve dikkatli bir baglılık sözkonusudur. Beethoven in Beşinci Senfonisinde, Bartok'un, Debussy'nin ve Shubert'in eserlerinde de gozükür. Stradivarius'un bile ünlü kemanlarındaki F deliklerinin yerlerini belirlemekte altın oranı kullandıgı bilinmektedir.
İNSAN VÜCUDUNDA ALTIN ORAN
İnsan gözünün altın orana bu kadar yakın olmasının, estetik açıdan sürekli olarak altın orana uygun şekil ve yapıları tercih etmesinin bir nedenini, yaşadığı çevre olan doğada hemen her an altın oranla karşı karşıya olmasının yanı sıra, kendi vücudunun hemen her noktasında altın orana sahip olmasında arayabiliriz. Aşağıda oranlarda insanında ne kadar altın oran örneği olduğunu göreceksiniz:
Tam Boy / Bacak boyu
Beden Boyu / Kolaltı beden boyu
( Parmak ucu - Omuz) boyu / ( Parmak ucu - Dirsek ) boyu
( Göbek - Omuz ) boyu / ( Göbek - Bel ) boyu
İNSAN YÜZÜNDE ALTIN ORAN
İdeal ölçülere sahip bir insan yüzünde de sayısız altın oran örnekleri görmek mümkündür:
Yüz yüksekliği / Yüz genişliği
Alın genişliği / Burun boynu
Yüz genişliği / Gözbebekleri arası
Gözbebekleri arası / Ağız genişliği
Ağız genişliği / Burun genişliği
Neuro Linguistik Programlama (NLP)
Neuro-Linguistik Programlama, zihin-dil arasındaki sürekli etkileşimin davranışlarımıza nasıl yansıdığını tarif eder ve insan yaşamında en etkili üç unsura odaklanmıştır:
Neuro : Nörolojik sistem, vücudumuzun fiziksel fonksiyonlarını nasıl yerine getirdiği ve beş duyu organımızdan gelen bilgileri işleme tarzı ile ilgilidir.
Linguistik : Kullandığımız dil çevremizle ve kendimizle nasıl iletişim kurduğumuzu ve buna bağlı olarak yarattığımız etkiyi belirler.
Programlama : Bilgisayar bilimlerindeki programlama kavramından alınmıştır ve hepimizin (fark ederek ya da etmeyerek) sürekli kullandığımız zihni süreçlere karşılık gelir.
NLP, 1970'li yılların başında John Grinder (dilbilimci) ve Richard Bandler (matematikçi ve Gestalt terapist) tarafından Amerika'da oluşturuldu. NLP, 'Konusunda yetkin biri ile mükemmel biri arasındaki fark nedir?' sorusuna yanıt arama çalışmalarının ürünüdür. Bu soruya yanıt aranırken dallarında üstün performans sergileyen bazı kişiler seçilerek (Fritz Perls - Gestalt terapinin kurucusu, Virginia Satir - aile terapisti ve Milton Erickson - psikiyatrist, 'American Society of Clinical Hypnosis'in kurucusu) bu kişilerin sözel ve davranışsal yaklaşımları incelendi. Amaç, mükemmelliğe nasıl erişildiğinin belirlenerek bunun herkes tarafından öğrenilebilir-uygulanabilir hale getirilmesi idi (modelleme). Grinder ve Bandler kullandıkları modelleme teknikleri ve kişisel katkılarını, beyin-dil-vücut arasındaki ilişkiyi sembolize etmek için 'Neuro-Lengüistik Programlama' olarak isimlendirdiler. Günümüze kadar NLP kapsamında, psikoterapi, eğitim, sağlık, iş hayatı, yaratıcılık, yöneticilik, satış, liderlik... gibi çok geniş bir yelpazeye yönelik çeşitli iletişim - değişim becerileri ve etkin yöntemler geliştirildi ve geliştirilmeye devam ediyor.
NLP, çıkış noktasının da etkisiyle, bir çok kaynakta 'mükemmelliğin bilimi...değişimin sanatı', 'mükemmellik yapısı üzerine çalışma', 'performans teknolojisi', 'istediğiniz sonuçları elde etme yöntemi'...gibi tanımlarla anılmaktadır. Davranış düzeyine ağırlık vererek kestirme sonuçları öne çıkarmak NLP'yi eksik tanımak olacaktır. Davranışların ve görünen sonuçların arkasında, aslında çok katmanlı bir yapı vardır. Daha üst düzeyde NLP, kişisel inanç, misyon ve vizyona odaklaşmaya, sadece birey olarak değil, daha büyük sistemlerin (aile, toplum, evren) bir elemanı olarak insanı anlamaya yönelik bir çerçeve sunar.
Varsayımlar
NLP'nin tüm model ve teknikleri özünde iki temel varsayıma dayanmaktadır :
1. Harita yaklaşımı : Çevremizden, sürekli olarak, işleyebileceğimizden çok daha fazla miktarda uyarı alırız ve bu bilgileri kişisel filtrelerimizden geçirerek algılarız. 'Kişisel filtre', insanın yapısına, düşünce tarzına, inançlarına, o anda içinde olduğu fiziksel-ruhsal duruma bağlı olarak değişir. Yani bir başka deyişle, biz çevreden gelen uyarıları hep kendi yorumumuzu katarak algılarız. Dolayısı ile mutlak gerçeği değil, algıladığımız gerçeği bilir, ona göre davranırız. Herkesin kendine göre oluşturduğu bu 'gerçek'lere 'harita' (veya neuro-lengüistik harita) diyoruz. Davranışlarımızı kısıtlayan ya da çeşitlendiren de bu haritalarımızdır, mutlak gerçekler değil.
2. Sistem yaklaşımı : Gerek insanın kendi içindeki süreçler, gerekse diğer insanlarla ve çevresiyle etkileşimi sistemseldir. Kişiler, toplumlar ve evren, birbiriyle sürekli etkileşim halinde bulunan karmaşık bir sistemler ve alt-sistemler bütünü oluşturur. Bu sistemin herhangi bir parçasını sistemden ayırmak (izole etmek) olanaksızdır.
NLP varsayımlarına göre insanların tam ve doğru olarak gerçeği bilmesi mümkün değildir. Bu durumda amaç, 'doğru harita'yı oluşturmak değil, sistem yaklaşımına uygun en 'zengin harita'yı oluşturmaktır. Bir sorun karşısında ne kadar çok davranış alternatifi varsa başarı şansı da bu çeşitlilik oranında artar. Mükemmel kişiler, çok çeşitli bakış açıları ve çok sayıda davranış seçenekleri içeren haritalara sahip olan kişilerdir. NLP, bakış açılarını ve davranış seçeneklerini artırma, zenginleştirme yöntemleri sunar. Çok seçenek sahibi olmak kişiyi mükemmelliğe yaklaştırırken, çok çeşitli bakış açılarına sahip olmak da olgunlaştırır.
BAŞARIDA "İÇ İLETİŞİM"
Başarıya giden ilk ve en önemli yol kendimiz ile yapmış olduğumuz iletişimdir. Başarıya ulaşmak isteyen bir öğrenci her şeyden önce iç iletişimini doğru bir şekilde kullanmalıdır. Yapmış olduğumuz iç iletişimimizin %77 si bize karşı çalışmaktadır. İç iletişiminizin kullanış şekli sizin üniversiteyi kazanmanızı, derslerinizde daha başarılı olmanızı sağlayabileceği gibi büyük bir hayal kırıklığına da uğratabilir. İç iletişimi bu kadar önemli kılan temel özellik; beynimizin çalışma şeklidir.
İnsan beyni, hepimizin sahip olduğu kişisel bir bilgisayar denetim merkezidir. Beyninizin sizin için yapmasından hoşlanacağı, mantıklı her şeyi yapma gücü vardır. Buradaki temel sorun onu nasıl kullanacağınızı bilmenizdir. Yani ona doğru yönergeleri vermenizdir. Onunla doğru iletişim kurmayı başarmalısınız. Beyniniz en çok söylediğiniz şeye inanır. Beyninize kendiniz hakkında ne söylerseniz onu yerine getirmek için harekete geçecektir. İşte beyniniz bu şekilde programlanmaktadır. Yıllarca beynimizi annemiz, babamız, arkadaşlarımız, komşularımız programlamıştır. Avukat olmak isteyen bir
çocuğu doktor olmaya iten buna karşı bir yeteneğinin yada ilgisinin olması değildir. Dışarıdan gelen programlara beynin artık cevap vermeye başlamasıdır.
Yıllarca çocuklarımıza sen bunu yapamazsın,sen bu imtihanı başaramazsın,boş yere çalışma üniversiteyi kazanamazsın,bu karneyle sen asla adam olmazsın sözleriyle çocuklarımızı olumsuz olarak programladık ve onları amaçsız, hedefsiz her şeyden önce başarısız hale getirdik.
Aşağıda bir öğrencinin kendi beyniyle yapmış olduğu iletişime dikkat edin;sınav gününe çok az kalmıştı. Ancak bir türlü sınava çalışmak içinden gelmiyordu. Çünkü kendine sürekli bu sınava çalışsan da başarılı olamazsın,matematik sınavından ben sürekli zayıf alırız,başaramadığım derslerin başında matematik gelmektedir diyordu. Ve hatta kopya çekersem bu sınavda başarılı olurum bu imtihan da kopya çekeceğim şeklindeki bir iç iletişimle öğrenci sınava girer. Matematik sınavıyla ilgili yapmış olduğu olumsuz programlama sonucunda bildiği soruları dahi başaramamıştır. Çünkü beynine matematik sınavını başaramazsın komutunu yüklemişti bir kere. Daha sonra kopya çekmek ile ilgili yapmış olduğu programlama harekete geçmişti ve beyin bu programı uygulamaya başlamıştı ve öğrenci kopya çekmişti. Ama hala o matematikten anlamamaktadır. geçici bir başarı elde etmişti. Bataklığı kurutmadan sadece zehir sıkarak sivrisineklerden kurtulmaya çalışmıştı.ancak bunun tam tersi bir programlama yapsaydı; matematik dersini sevecekti,bunu başaracaktı ve geçici başarılara tenezzül etmeyecekti. Çünkü; geçici başarılar en büyük başarısızlıklardır.
Bizim her attığımız adım,yaptığımız her hareket,söylediğimiz her söz,çevremizden aldığımız yada kendimize karşı yapmış olduğumuz iletişimin sonucundaki programlamanın ürünüdür.
Şöyle bir soru aklınıza gelebilir;iç iletişim beynimizi-beynimizde vücudumuzu nasıl etkilemektedir ? buna cevap vermeden önce aşağıdaki paragrafı okumanızı istiyorum.
Manava sebze-meyve almaya gittiniz. Elma, portakal gibi meyveleri aldıktan sonra, orda kasaların üstünde duran sarı sarı, sulu limonları gördünüz. Limonları elinizle ezdikten sonra bir kilo limon alıp eve gittiniz. Eve girer girmez,hemen limonlardan bir tanesini alarak ikiye böldünüz. Limon o kadar sulu ki, içindeki sı mutfak tezgahından düşmeye başlamıştı. Dilimlerden birini alarak ağzınıza getirdiniz ve onu ağzınızın içine sıkarak,o ekşi tadı tattınız.
Bu paragrafı okuduktan sonra büyük bir ihtimalle,bu iletişimi alan beyin harekete geçerek ağzınızda limon yer gibi bir durum oluşmaya başlamıştır. İstem dışı olan bu durum iletişimin vücudumuzu etkilediğinin bir kanıtıdır.
İÇ İLETİMİN SEVİYELERİ;
1-YAPAMAM: En zararlı iç iletişimdir. Kendiniz hakkında kötü yada olumsuz bir şey söyleyip bunu kabullendiğiniz seviyedir.(iletişimdir) bu seviyeyi tanımak kolaydır. Bu seviyeyi şu kelimelerden tanıya bilirsiniz;yapamam,keşke yapabilseydim,yapabilmeyi çok isterdim,üniversiteyi kazanabileceğimi sanmıyorum,sınavdan iyi bir not alamam gibi kelimelerle yapmış olduğumuz iletişim bizim korku ,endişe ve tereddüde neden olur. Beynimiz bizim söylediğimizle ilgilenmez onu yapar.
2-..........YAPMAYA İHTİYACIM VAR,.............YAPMALIYIM SEVİYESİ: Bu kelimeler aldatır. Bizim yararımıza çalışıyormuş gibi görünür ama bize karşı çalışır. Bu kelimeler;yapmam gerek,........ama değilim. Bu kelimelerle yapılan iletişim zararımızadır. Çünkü bu iletişimle sorunu kabullenmiş oluruz.derslerimde daha başarılı olmaya ihtiyacım var dediğinizde aslında siz beyninize şu programı yollamış olursunuz; derslerimde daha başarılı olmaya ihtiyacım var........ama değilim
3-BEN ASLA.....,BEN ARTIK........SEVİYESİ: Yararınıza çalışan en alt seviyedeki kelimelerdir. Bu seviyede değişmeyi kabul edersiniz. Aynı zamanda değişiklik olmuş gibi bu bir şeyler yapma kararı da alınır ve kararı şimdiki zamanda ifade edersiniz. Şu cümlelerle ifade edilir.derslerime artık çalışıyorum,üniversiteyi kazanacağıma inanıyorum;sınavlarıma çalışıyorum...v.b.
4-BEN ......İM SEVİYESİ: Bu kullanabileceğimiz en etkili iletişimdir.en az kullandığımız ama en fazla kullanmamız gereken kelimelerdir. Bu seviyeyle gerçek olmasını istediğiniz yöne doğru ilerlersiniz. Olmak istediğiniz şekli, resmi bilinç altına gönderirsiniz ve şunu iletmiş olursunuz;ben bu olmak istiyorum ve beni bu yap. Programını yollamış olursunuz. Başlıca cümle yapıları şöyledir; ben derslerime çalışırım ben her sınavda başarılı olurum ben üniversiteyi mutlaka kazanırım...v.b.
5-O....DUR SEVİYESİ: Bu dünyasal istekleri aşmış,asıl yerini arayan bir çok insanın aklının alamayacağı,erişemeyeceği bir şeyde aramayı seçen insanların dilidir.
İç iletişimi mükemmel olarak kullanan herkes başarıya ulaşamamış olabilir ama başarıya ulaşmış olan herkes iç iletişimi mutlaka en iyi şekilde kullanmışlardır. Başarıya ulaşmak istiyorsanız olumlu bir iç iletişim kurmaya çalışın.
Beynin Sırları
Amerikalı araştırmacılar "aklı bir karış havada" olan gençlerin suçlu olmadığını ortaya koydu. Sorun, buluğ çağında beynin gelişiminde.
DÜNYACA ünlü haber dergisi Time, bugüne kadar gençlik döneminde insan beyninde meydana gelen değişiklikler üzerine bilinmeyenleri tüm dünyayla paylaştı. Amerika'nın Maryland eyaletinde bulunan Milli Sağlık Klinikleri merkezinde beyin görüntüleme bölümü başkanı Dr. Jay Giedd (43) bilim dünyasında büyük heyecanla karşılanan bir araştırmayı açıkladı. Bugüne kadar "çocukluk-ergenlik-gençlik-yetişkinlik" dönemlerinde beyindeki değişikliklerin yeterince ve sürekli olarak incelenmediğini belirten Giedd, bütün bir yaşam sürecek bir araştırmaya tam 13 yıl önce start verdi.
BİN 800 GENÇ GÖNÜLLÜ OLDU
Giedd, ülkede yaşayan bin 800 gencin gönüllü olduğu araştırmayı şöyle anlattı: "İki yılda bir gençler merkezimize geliyor. MRI cihazlarıyla beyinlerini görüntülüyoruz. Herhangi bir sorun olup olmadığına bakıp, beyin fonksiyonlarının detaylı bir analizini yapıyoruz. Bütün bu verileri kaydedip, beyinlerinin tam bir profiline sahip oluyoruz. Bu sayede beyinlerinin yıllara göre nasıl geliştiğini tespit edebiliyoruz..." 13 yıldır süren araştırmanın ilk sonuçlarını Dr. Giedd şöyle anlattı: Buluğ çağındaki o vurdumduymaz tavır, cinselliğe karşı aşırı ilgi, kural ve baskı karşıtı olma, sürekli yanlış kararlar vermek gibi davranışlar bugüne kadar sanıldığı gibi basit bir hormonal değişimden kaynaklanmıyor. İşin aslı şu. Beyinde 12 yaşından sonra inanılmaz yapısal değişimler başlıyor. Bu değişimler 25 yaşına kadar, yani beyinsel olgunluğun yakalandığı yaşa kadar sürüyor. Gençliğe giriş döneminde de beyin hücrelerinde değil fakat onların arasındaki bağlantılarda bir azalma görülüyor. Fakat bu bağlantılar, insan yaşamında hiç olmadığı kadar hızlı oluyor. Bu da beyni daha hızlı bir makineye çevirmekle birlikte öğrenmeye karşı daha az duyarlı ve travmalardan daha zor çıkan bir yapıya büründürüyor"
ÜREME HORMONU ETKİLİYOR
Dr. Giedd, ayrıca buluğ çağında artış gösteren üreme hormonlarının da beyini çok etkilediğini belirtti. Bu üreme hormonları davranış ve duyguları etkileyen beyindeki serotonin hormonunun da daha fazla salgılanmasına sebep oluyor. Bu yüzden gençlik yıllarında duygusal gel-gitler daha fazla oluyor. Daha meraklı olup, daha fazla heyecan peşinde koşuyorlar. Beyindeki dopamin miktarında meydana gelen değişiklikler de gençlerin bağımlılık yaratan maddelere daha yatkın olmalarını sağlıyor.
Ergenlik döneminde beynin içi...
İnsan beyni yaşam içinde iki kere temel değişime uğrar. Bunlardan ilki ana rahminde diğeri ise ergenlik döneminde yaşanır. Ergenlik döneminde arka beyinden ön beyine doğru bir dizi hareketlilik başlar.
Korpus Kallosum:
Beynin iki yarımküresi arasında iletişimi sağlar. Beynin bu bölümü problem çözebilmek, yaratıcılık ile ilgilidir. Ergenlik döneminde bu kısım verimli hale gelir.
Prefrontal Kortex:
Beyni asıl yöneten merkezdir. Davranış ve fikirlerde ölçüyü belirler. Beynin en geç gelişen bölümüdür. (Gençler bu yüzden daha çok sorunla karşı karşıya kalır)
Bazal Ganglia:
Beynin bu bölümü hareketlerin kontrolünde önemli bir yer oynar. Kadınlarda, daha büyüktür. Prefrontal Korteks için tam bir sekreter görevi görür. Alınan bilginin hangisine fazla önem verileceğini belirler.
Amigdala:
Duygusal beyin de denen bu bölüm korku, kızgınlık gibi verilerle ilgilenir. Yetişkinlerde rasyonel beyin olan Prefrontal Cortex daha fazla aktivite gösterirken ergenlikte, duygusal beyin etkindir.
Beyincik:
Fiziksel koordinasyonu sağlar. Özellikle Matematik, müzik ve sosyal yeteneklerde etkilidir. Beyincik 20 yaşından önce gelişimini tamamlayan tek bölümdür
Uzmanlardan ailelere öneriler
AMERİKAN Temple Üniversitesi'nden uzmanlar ergenlik döneminde çocuğu olan ailelere şu önerilerde bulunuyor:
* Çocuğunuza kılavuz olun. Sevgi ve ilgi gösterip, onu övün. Ancak arkadaşlarının önünde utandırmayın.
* Çocuğunuzun arkadaşı gibi olun ve birlikte zaman geçirin.
* Her ailenin çocuğunu yetiştirme stratejisi vardır. Fakat bu strateji çocuğunuzun yaşı büyüdükçe uyumlu şekilde değişmeli.
* Çocuğunuzun kurallara ve limitlere de ihtiyacı vardır. Ancak çok sıkarsanız, yasakladığınız şeyleri birkaç ay sonra tekrar dener. Bunu unutmayın.
* Kararlarınızı ve kurallarınızı ona açıklayın. Çocuğun kafasında neyi neden yaptığınızla ilgili soru kalmamalı. Sizi daha kolay anlamalarını sağlayın.
Harvard' da Mutluluk Dersi
Tal Ben Shahar, mutluluk dersinde hayatı "daha dolu ve anlamlı" yaşamayı öğretiyor. İlginç derste Shahar, pozitif olana odaklanmayı öğretiyor. Pozitif psikoloji, hızlı, tempolu, aşırı rekabetçi ve iletişim teknolojilerinin öne çıktığı bir dünyada, insanlara biraz durup nefes almasını ve aldığı nefesten de zevk duymasını öğretmeyi amaçlıyor. Pozitif psikoloji, artık ABD deki yüz kadar kampusta öğretiliyor. Prof. Shane Lopeze göre bu dersler, öğrencileri sormaya alışık olmadıkları soruları sormaya yöneltiyor. Örneğin, "Hayatım nereye gidiyor" ya da "Bugün neyi doğru yaptım" gibi.
HAYAT NEDEN DEĞERLİ
Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Marty Seligman "pozitif psikolojinin babası" olarak kabul görüyor. Seligman, "15. yüzyıldaki Floransa gibi, uluslar, varlıklı ve de savaş ortamlarında olmadıkları zamanlarda, hayatı nelerin değerli kıldığını sormaya başlarlar. İşte, pozitif psikoloji budur" dedi.
İYİMSER BAKABİLMEK
Bilimsel araştırmalar, yaşama daha iyimser bakanların daha uzun yaşadıklarını kanıtlıyor. Araştırmalar, iyimserliğin ve hayata pozitif yaklaşım ve bakışın öğrenilebileceğini de gösteriyor. Ben Shahar, yüzlerce öğrencisine ders sırasında birkaç dakika meditasyon yaptırıyor ve "Nefes almaya odaklanın, gerginliğinizi atmaya çalışın ve sadece kendi kendiniz olmanıza izin verin" diyor. Öğrenciler, 90 dakikalık derslerden neşe içinde çıkıyorlar. Shahar, "Başarısızlığı da öğrenmek ve mevcut durumdan en iyisini çıkarmak gerekir" diyor.
Sadece iki psikoloji dersi veren Tal Ben Shaharın tam 1400 öğrencisi var. Araştırmayı fazla sevmediği için Shaharın üniversitede "kalıcılığı" bile kesin değil. Ancak "mutluluk öğreten hoca" buna "Benim tutkum öğretmek. Ben de onu yapacağım" diye cevap veriyor.
Duyguları reddetmek mutsuzluğa götürür
Tal Ben Shaharın derslerinde öğrencilerine yaptığı tavsiyelerden bazıları şunlar:
Kendinize insan olma izni verin. Korku ve acı gibi duyguları kabul ederseniz onları yenmek de kolaylaşır. Duygularınızı reddetmek mutsuzluğa götürür.
Mutluluk, "haz" ile "anlam"ın buluştuğu kavşakta yer alır. Ne yaparsanız yapın önemli ve zevk verici olana yönelin.
Mutluluk banka hesabınız ya da sosyal statünüz ile ilgili değildir, bir zihniyet meselesidir. Neye odaklandığınız ve dışınızdaki olayları nasıl yorumladığınız önemlidir.
Yaşamı sadeleştirin. Çok şeyi bir arada yapmaya çalışmayın. Nicelik, niteliği etkiler. Çok şey yapmaya çalışınca mutluluktan ödün veriyorsunuz.
Beden-zihin bağlantısını unutmayın. Düzenli egzersiz yapın, iyi uyuyun, sağlıklı yemeyi öğrenin.
Yaşamımız bir lütuf değildir. Yaşamdaki mükemmellikleri (insan, doğa, bir gülümseme) takdir etmeyi öğrenin.İSRAİL doğumlu Tal Ben Shahar, mutluluk dersinde hayatı "daha dolu ve anlamlı" yaşamayı öğretiyor. İlginç derste Shahar, pozitif olana odaklanmayı öğretiyor. Pozitif psikoloji, hızlı, tempolu, aşırı rekabetçi ve iletişim teknolojilerinin öne çıktığı bir dünyada, insanlara biraz durup nefes almasını ve aldığı nefesten de zevk duymasını öğretmeyi amaçlıyor. Pozitif psikoloji, artık ABD deki yüz kadar kampusta öğretiliyor. Prof. Shane Lopez’e göre bu dersler, öğrencileri sormaya alışık olmadıkları soruları sormaya yöneltiyor. Örneğin, "Hayatım nereye gidiyor" ya da "Bugün neyi doğru yaptım" gibi.
HAYAT NEDEN DEĞERLİ
Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Marty Seligman "pozitif psikolojinin babası" olarak kabul görüyor. Seligman, "15. yüzyıldaki Floransa gibi, uluslar, varlıklı ve de savaş ortamlarında olmadıkları zamanlarda, hayatı nelerin değerli kıldığını sormaya başlarlar. İşte, pozitif psikoloji budur" dedi.
İYİMSER BAKABİLMEK
Bilimsel araştırmalar, yaşama daha iyimser bakanların daha uzun yaşadıklarını kanıtlıyor. Araştırmalar, iyimserliğin ve hayata pozitif yaklaşım ve bakışın öğrenilebileceğini de gösteriyor. Ben Shahar, yüzlerce öğrencisine ders sırasında birkaç dakika meditasyon yaptırıyor ve "Nefes almaya odaklanın, gerginliğinizi atmaya çalışın ve sadece kendi kendiniz olmanıza izin verin" diyor. Öğrenciler, 90 dakikalık derslerden neşe içinde çıkıyorlar. Shahar, "Başarısızlığı da öğrenmek ve mevcut durumdan en iyisini çıkarmak gerekir" diyor.
Sadece iki psikoloji dersi veren Tal Ben Shaharın tam 1400 öğrencisi var. Araştırmayı fazla sevmediği için Shaharın üniversitede "kalıcılığı" bile kesin değil. Ancak "mutluluk öğreten hoca" buna "Benim tutkum öğretmek. Ben de onu yapacağım" diye cevap veriyor.
Duyguları reddetmek mutsuzluğa götürür
Tal Ben Shaharın derslerinde öğrencilerine yaptığı tavsiyelerden bazıları şunlar:
Kendinize insan olma izni verin. Korku ve acı gibi duyguları kabul ederseniz onları yenmek de kolaylaşır. Duygularınızı reddetmek mutsuzluğa götürür.
Mutluluk, "haz" ile "anlam"ın buluştuğu kavşakta yer alır. Ne yaparsanız yapın önemli ve zevk verici olana yönelin.
Mutluluk banka hesabınız ya da sosyal statünüz ile ilgili değildir, bir zihniyet meselesidir. Neye odaklandığınız ve dışınızdaki olayları nasıl yorumladığınız önemlidir.
Yaşamı sadeleştirin. Çok şeyi bir arada yapmaya çalışmayın. Nicelik, niteliği etkiler. Çok şey yapmaya çalışınca mutluluktan ödün veriyorsunuz.
Beden-zihin bağlantısını unutmayın. Düzenli egzersiz yapın, iyi uyuyun, sağlıklı yemeyi öğrenin.
Yaşamımız bir lütuf değildir. Yaşamdaki mükemmellikleri (insan, doğa, bir gülümseme) takdir etmeyi öğrenin.
|
|
|
SANAT VE SPOR ETKİNLİKLERİ
|
|
YARIŞMA TAKİP
ÇOCUK SANAT YARIŞMALAR
SEOUL DESIGN OLYMPIAD 2008
YUNEPO
MEMORİAL RESİM YARIŞMASI
"BENİM ANNEM" 7 MAYIS
ULUSLARARASI RESİM YARIŞMALARI
MOPAK DEFTER KAPAĞI RESİM YARIŞMASI
ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMALARI
ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMALARI
MİMARİ PROJE YARIŞMALARI
KARİKATÜR YARIŞMALARI
WOLDA ULUSLARARASI LOGO TASARIM YARIŞMASI
TASARIM YARIŞMALARI
Unesco 2008 Uluslararası Hikâye Yarışması
I. ULUSLARARASI BASKI RESİM BİENALİ
BÜYÜKÇEKMECE BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI
YAPI TASARIM PROJE YARIŞMALARI
BUSEF BİLİMSEL PROJE YARIŞMASI
INEPO ÇEVRE PROJE OLİMPİYATI
Başarı İçin IQ Yeter mi?
Önce IQ ile ölçüldü insan zekası. Sonra duygusal zeka (EQ) gündeme geldi. 'Başarının anahtarı insanın duygusal zekasına bağlı' dendi. Şimdi ise yepyeni bir kavram ortaya atılıyor; başarma zekası. Yale Üniversitesi psikologlarından Robert Sternberg, 'Başarma zekası' isimli kitabında, iş ve özel hayatta başarılı olabilmek için neden sadece IQ ve EQ'nun yetmediğini anlatıyor.
IQ, kişinin beyin kapasitesini ve kavrama yeteneğini belirliyor ve testlerle ölçülebiliyor. Emotional Intelligence diye anılan duygusal zeka ise kişinin kendisini tanıyarak çevresiyle iletişim kurma kapasitesini belirliyor. Dr Daniel Goleman'ın 'Emotional Intelligence' isimli kitabıyla ortaya attığı duygusal zekayı ölçebilecek testler bulunmuyor, ancak duygusal zeka kendini beş şekilde belli ediyor.
YILDIZLAR ORTA ZEKALI
Kendini tanımak; kendi duygularını ve bunun diğerleri üzerindeki etkilerini anlamak.
Kendini kontrol etmek; istenmeyen olay ve ruh halinin üstesinden gelmek.
Motivasyon: İşe tutkuyla bağlanıp çalışmak.
Empati; Diğer insanların duygusal makyajlarını anlama kabiliyeti.
Sosyal yetenekler; iletişim ve ilişkiler kurma yeteneği.
Daniel Goleman, 'IQ ve teknik yetenekler hâlâ hangi meslekte başlangıç yapabileceğinizi belirliyor, ancak işi ne kadar iyi yapabileceğinizi değil' diyor. Goleman'a göre kariyer dünyasında başarıyı yakalamanın yolu 'duygusal zeka'dan geçiyor.
Ancak Amerikalı Robert Sternberg ise kitabında bir adım daha ileri giderek başarı için 'başarma zekasını' ortaya atıyor. Amerikalı psikologa göre IQ ve EQ başarı için yeterli değil. Gerçi araştırmalara göre IQ'su yüksek insanlar, yani zeki kişiler genelde hayatlarında daha başarılı oluyor, iyi bir meslek seçip, rahat bir yaşantı sürüyorlar. Ancak mesleğinde yıldızlaşan yöneticiler, genelde ortalama zekaya sahip kişiler arasından çıkıyor. Hamburglu iş danışmanı Werner Sarges de bu konuda hemfikir. Sarges, 'Öyle yöneticiler var ki, IQ'ları 100 civarında, yine de çok iyi iş çıkarıyorlar' diyor. Çünkü bu yöneticiler yaratıcı çözümler bularak sorunların üstesinden gelmesini biliyorlar.
Robert Sternberg'e göre kariyer hayatında başarı sağlamanın üç temel şartı var. IQ, yaratıcılık ve pratik zeka. Mesela başarma zekasına sahip kişiler, meseleyi tüm boyutlarıyla ortaya koyarak, en önemli sorunun üstüne gitmeyi biliyorlar. Yanlış sorunlarla uğraşıp detaylarla boğularak vakit kaybetmiyorlar. Sternberg teorisini şöyle açıklıyor;
'Zeka testleri, beyinsel engelli çocukları davranış bozukluğu olan çocuklardan ayırt etmek için geliştirildi. IQ kişinin gelecekteki başarısı konusunda fazla birşey söylemiyor. Başarı zekası ise başarılı olmak için gerekli özellikleri kapsıyor. Hepimiz yüksek IQ'lu, ama yaşamında fazla ileriye gidememiş insanlar tanırız. Testlerle ölçülebilen analitik zekayla birlikte kişinin yaratıcı ve pratik zekaya da sahip olması gerekir. Bu yetenekleri geliştirmeyi ve dengelemeyi beceren kişi, hayatta da yol alır.'
Yaratıcılığın genelde diğer kişiler tarafından iyi karşılanmadığını belirten Sternberg, 'Bu nedenle insan fikirlerini, doğru zamanda diplomatik ve ölçülü bir şekilde ifade etmeli. Bu da pratik zeka gerektirir. Birlikte yaşadığı, çalıştığı kişilerin nasıl tepki verebileceğini önceden kestiren kişi hangi fikirlerin kabul görme şansı olduğunu bilir' diyor.
BAŞARMA ZEKASI
Yeni ortama ve değişimlere ayak uydurmanın en önemli yaratıcı ve pratik yeteneklerden biri olduğuna işaret eden Sternberg, başarma zekasının kişilere öğretilebileceğini kaydediyor. Başarma zekasını geliştirmek için çeşitli davranış formları olduğunu ifade eden Sternberg, 'Mesela eleştirel olmak, risk üstlenmek, doğru zamanlarda ısrarcı olmak; bir problemi çözmeye çalışırken, 'gerçekten doğru problemle mi uğraşıyorum' diye sormak -bu, iş hayatı kadar özel yaşam açısından da geçerli- Yönetici, politikacı ya da ebeveyn olarak öncelikleri iyi belirlemek; başarma zekasının gelişimi okul eğitimiyle sona ermez, yaştan bağımsız olarak onu geliştirebiliriz' şeklinde konuşuyor.
Sternberg başarma zekasının iyi anlaşılabilmesi için de şu örneği veriyor; İki seyyah, ormanda yürüyüşe çıkmış. Birden bire karşılarında kocaman bir ayı belirmiş. Hayvan saldırdı saldıracak. Biri tabana kuvvet koşmaya başlamış. Diğeri ise oturup koşu ayakkabılarını giymeye çalışıyormuş. Kaçan, Şimdi niye ayakkabılarla oyalanıyorsun? diye sormuş diğeri de cevap vermiş Niye mi? Benim senden daha hızlı olmam gerekiyor da ondan...
Bilimsel Araştırma Türleri ve Yöntemleri
Araştırma: Araştırma kavramı çok değişik biçimlerde algılanmaktadır. Günlük konuşmalarda, çantasını koyduğu yeri unutarak onu bulmaya çalışanla, laboratuarda deney yapan birinin yaptığı işe kadar, çeşitli tür ve düzeydeki çabalar araştırma olarak nitelendirilmektedir. Oysa bilimsel anlamda araştırma, karşılaşılan bir güçlüğün giderilmesi için bilimsel yöntemin uygulanması yada planlı ve sistemli olarak verilerin toplanması, çözümlenişi (analizi), yorumlanarak sonucun raporlaştırılması ile problemlere güvenilir çözümler arama süreci şeklinde tanımlanmaktadır.
Araştırma çabaları, değişik ölçütlere göre, sınıflandırılarak başka başka adlar almaktadır. Örneğin, bir sınıflandırmaya göre, araştırmalar a) tarihsel, b) betimsel ve c) deneysel olarak adlandırılırken, bir başka sınıflandırmaya göre a) kitaplık, b) alan ve c) laboratuar araştırmaları olarak tanımlanmaktadır. Bunların en çok bilineni amacına göre ve seçilen yöntem bilime göre yapılan sınıflandırmalardır. Başka sınıflandırmalara da rastlanılmaktadır.
Sınıflandırmalar ayrı olsa da, bütün araştırmalar hissedilen bir güçlüğün ortadan kaldırılması isteği ile başlar, aynı temel süreçlerden sonra, eserin yazımıyla son bulur.
Yöntem konusu, bir araştırmanın en önemli sorunlarından birisidir. O nedenle araştırmaya karar verilirken yönteminde öncelikle belirlenmesi ve proje tasarısında açıklanması gerekir. Şimdi şekildeki bazı araştırma türleri konusunda tanıtıcı açıklamalarda bulunalım.
Amacına Göre Araştırma Türleri
Temel Araştırmalar,
Uygulamalı Araştırmalar,
Laboratuar Ve Doğal Çevre Araştırmaları,
Deneysel Araştırmalar,
Tarihsel Araştırmalar,
Tanımlayıcı Araştırmalar,
Sonuç Çıkarıcı Araştırmalar,
1.1.Temel ve Uygulama Araştırmaları
Temel araştırmalar, bilgileri derleyerek, seçilen olguyu açıklama ve yorumlama amacı güden çalışmalardır. Bu uygulamada yazar, daha önce işlenmiş bilgileri değişik bileşenlerle yeniden üreterek yeni teoriler geliştirmeye çalışır. Bu yöntemde araştırmacının amacı, pratik bir uygulama yapmak, incelendiği konuya pratik bir çözüm getirmek değil, tersine konuyu daha iyi bir biçimde anlamak, bilgisini tamamlamaya çalışmak veya yeni bir kuram geliştirmektir.
Bu yöntemde başlıca sorun, seçilen yorum ve yönelim tarzının değerli ve geçerli olduğunu belirlemeye yarayacak bir yöntemin bulunmamasıdır. Bir diğer sakınca getirilen yorumun ne ölçüde tutarlı olduğu konusunda ortaya çıkar.
Uygulamalı araştırmalar, kuramsal yönelimli araştırmalar gibi yeni bilgilere ulaşmak amacıyla yapılır. Ancak, araştırmacı, belirli pratik bir amaca veya hedefe yöneliktir.
Uygulamalı araştırma, kuramsal araştırma ile saptanmış bazı bulguların, muhtemel kullanım alanlarını belirlemek için veya daha önceden tespit edilen amaçları gerçekleştirmek için yapılır.
Bu araştırmalarda mevcut bilgilerden yararlanılarak belli sorunların çözümüne çalışılır. Bu konudaki bilgiler geliştirilerek, sağlanan yararın artırılması hedeflenir.
Uygulamalı araştırmanın sonuçları, tek veya belirli sayıda ürün, işlem, yöntem veya sistemi ilgilendirir. Uygulamalı araştırmada, fikirler işlemsel bir değere sahiptir. Bu araştırmalardan elde edilen bilgiler için, çoğunlukla patent hakkı alınır veya bazen bu araştırmaların sonuçları gizli tutulabilir.
Örneğin, Hükümet Politikası geliştirme ve uygulama prosedürünü belirleme amacıyla yapılırsa, uygulamalı araştırmadır. Uygulamalı araştırmalar nasıl, kuramsal araştırmalar niçin sorusundan hareket eder. Kuramsal araştırmalar insan davranışlarının genel ilkelerini bulmaya çalışırken, uygulamalı araştırmalar, bu ilkelerin iş hayatı ve toplum hayatındaki yararıyla ilgilenir.
1.2.Laboratuar ve Doğal Çevre Araştırmaları
Laboratuar araştırması yapay olarak oluşturulan bir çevre veya ortamda ve denetimli koşullar altında neden sonuç ilişkilerinin bulunmasına yönelik bir çalışma türüdür. Koşulları, değişkenler veya ortam, farklı düzeylerde ayarlanıp değiştirilerek sonucu etkileyen dolaysız faktörler ortaya çıkartılmaya çalışılır.Denetimli koşullar altında gerçekleştirildiği için laboratuar araştırmalarında iç geçerlilik yüksektir.
Koşulların ve etkenlerin değiştirilebilmesi laboratuar araştırmalarının esneklik özelliğini gösterir. Fakat bu tür araştırmalar daha çok doğal bilimler için uygundur.
Laboratuar yöntemini, insan davranışları üzerine uygulama yada insanı laboratuar ortamında inceleme olanağı sınırlıdır.
Doğal ortam araştırmaları, laboratuar araştırmalarının tersine, olayların gerçek oluşum içerisinde, yada doğal hayatta incelenmesine dayanır. Gözlem, anket ve belgesel kaynaklara dayalı araştırmalar bu türdendir.
1.3.Tarihsel Araştırma
Geçmiş zaman içinde meydana gelmiş olay ve olguların araştırmasında yada bir problemin geçmişle olan ilişkisi yönünden incelenmesinde kullanılan yöntemdir. Tarihi araştırma, gerçeği bulmak, başka bir deyişle, bilgi üretmek için geçmişin tenkidi bir gözle incelenmesi, analizi ve sentez edilmesi sürecidir.
1.4.Betimleme Araştırmaları
Betimleme araştırmaları, mevcut olayların daha önceki olay ve koşullarla ilişkilerini de dikkate alarak, durumlar arasındaki etkileşimi açıklamayı hedef alır.
Betimleme, olayları obje ve problemleri anlama ve anlatmada ilk aşamayı oluşturur. Bilimsel etkinlikler olayların betimlenmesiyle başlar. Bu sayede onları iyi anlayabilme, gruplayabilme olanağı sağlanır ve aralarındaki ilişkiler saptanmış olur.
1.5.Deneysel Araştırmalar
Deneysel araştırmada, araştırmacı; bir araştırma ortamı oluşturmaktadır. Bu, çoğu kez yapay bir durumdur. Oluşturulan bu ortam içinde araştırmacı, ilgili olduğu olay, değişken ve etkenleri ayarlamak, değiştirmek, ortadan kaldırmak gibi yollarla istediği duruma getirmekte, yani kontrol etmektedir.
Sunum Yapılırken...
Temel soruları yanıtlayın
a- sunuş ne zaman
b- sunuş nerede gerçekleşecek
c- ne tür bir konu hakkında olacak
d- kimler katılacak
e- kaç kişi katılacak
2. İnsanları harekete geçirmek mi, bilgilendirmek mi, yoksa ikna etmek mi istediğinize karar verin,
3. Her zaman “temel görüş ile konuşmanızın esas noktası ya da sonuç ile- başlayın.
4. Konusu ne olursa olsun ayakta sunun.
5. Hiçbir zaman bir konuşma ya da sunuşu okumaya kalkışmayın.
6. Her zaman yararlar esasında konuşun. Asla, acaba, benim için içinde ne var diye düşünen bir dinleyiciyi gözden çıkarmayın.
7. Her zaman sohbet eder bir tonda konuşun ve ortak sözcükler kullanın. Bir yemek masası etrafında birkaç arkadaşa karşı konuşuyormuş gibi davranın.
8. İlginç bir açılış yakalayıncaya kadar denemeye devam edin.
9. Konuşma esnasında dinleyicilerinizin nerede olduklarını bilmelerine olanak tanıyın.
10. Eğer uygun bir (incitmeyen) espri anlatabiliyorsanız, bunu yapıverin. Ancak yapmak zorunda olduğunuz hissine kapılmayın.
11. Sonuçta temel noktalarınızı özetleyin ve sonucunuzu yeniden belirtin.
12. Prova yapın ki neticede konuşmanızı okumak durumunda kalmayasınız.
13. Prova yapın ki konuşmanızın ne kadar süreceğini bilesiniz.
14. Prova yapın ki zamanın %96’lık bir kısmı boyunca izleyicilerinize bakabiliyor olasınız.
15. Konuşmanızda, arkadaşlarınıza teklifsizce öyküler anlatarak prova yapın.
16. Gerginliğinizi, konuşmayı aşılayan bir enerjiye dönüştürün.
17. Konuşmalarınızın sonucunu gözleyin iyi yapılan bir işe alkış ya da tebrikler, öğütleriniz doğrultusunda hareket eden insanlar.
18. Yanlış yaptığınızda devam edin. İzleyicileriniz sizi affedeceklerdir.
19. Sunuşlar yapmaya istekli olun, ne kadar çok sunuş yaparsanız, o kadar iyi olursunuz.
20. Mesajın bedeninizi canlandırmasına izin verin. Öykü hakkındaki sözlerinizin yapabileceği kadarını o da yapar.
21. Kürsünün ya da podyumun arkasından çıkın. Etkileşim içine girin.
22. Her şimdi ve sonrada durun. İzleyicilere size yetişmeleri için fırsat tanıyın.
23. Konuşmanızdaki en ufak bir büyüklük imasını bile çıkarın. Bunu yapmazsanız, izleyicileri kaybedersiniz.
24. Gülümseyin,
25. Görsel araçların, sunuşunuzu bozan bir koltuk değneği olmasına izin vermeyin.
26. Yapabilirseniz destekler kullanın. Bunlar yararlı görsel desteklerdir.
27. Sizi (ve izleyicileri) düzenli olarak tutmak için beyaz bir tahta ya da dönebilen bir şema kullanın.
28. Konuşmanızı yararlı bir biçimde güçlendiriyorsa bir bildiri dağıtın.
29. Konuşmadan önce işitsel ve görsel ekipmanı test edin.
30. Sunuşunuzun sonunda soruları ele almayı planlayın. Hem izleyicilerin hem de sizin açınızdan öğrenmeye devam etmek için bir olanaktır.
31. Bilmiyorum demekten korkmayın. Sizin için araştıracağım diye eklemek için çabuk olun.
32. Muhalif sorular ve iğneleyiciler için hazırlıklı olun.
33. Uzun sunuşlar ve konuşmalar yapmaktan kaçının çok az dinleyici kırkbeş dakikanın ötesine dikkatini verebilir.
34. Uzun sunuş yapmak zorundaysanız, sunuşu farklı bölümlere ayırın.
Beyin Fırtınası Oluşturma Süreci
BEYİN FIRTINASI
Herkesin gördüğünü görmek, ancak daha önce hiç kimsenin düşünmediğini düşünmek ve daha önce hiç kimsenin yapmaya kalkışmadığını yapmak ... ( Şeneri, 1997, s.68)
İnsanın problem üreten ve problem çözen yönü, onu diğer canlılardan ayıran önemli bir özelliğidir. İnsanoğlu daha yaratılırken problemlerini çözmede kullanabileceği bir âlet çantasıyla donatılmıştır. Bu âlet veya çözüm çantasının kullanılabilir hale getirilmesi ise, öğrenmeyle, tanımayla ve eğitimle gerçekleşir. Potansiyel olarak her insanda ve her toplumda bulunan bu problem çözme âletleri, pratikte çok farklı seviyelerde aktif ve kullanılabilir hâle getirilir.
İnsanların ve toplumların problemlerini çözmedeki başarıları da âlet çantalarının zenginliğine ve onun kullanılabilirliğine bağlıdır. Bugünkü dünyada gelişmiş ülkeler, insana potansiyel olarak verilen bu çözüm âletlerini kullanılabilir hâle dönüştürerek, bize kıyasla hayat standartlarını yükseltmişlerdir ve sonuçta daha uzlaşmacı ve üretken bir sosyal yapı ve sistem inşâ edebilmişlerdir. Problem çözme âletlerinden biri olan gündelik ve iş hayatında çağdaş dünyanın çok sık kullandığı düşünce fırtınası (brainstorming) tekniğidir.
İnsan, hayatı boyunca karşılaştığı problemleri çözerken genelde analitik, alternatifli, esnek, orijinal ve sentezci-sistemci düşünme biçimlerinden birini veya bunların herhangi bir kombinasyonunu kullanır.
Analitik (tahlilci) düşünmeyle üretilen çözümler, mantıkî olması, tek veya az sayıda cevabı ihtiva etmesi, cevapların belli bir eksende kesişmesi ve dikey yığılım özellikleriyle karakteristiktir.Alternatifli sıradışı düşünme ise, hayal gücü gerektirir ve insanı pek çok muhtemel cevaba veya düşünceye götürür. Alternatifli sıradışı düşünme, daha önce aralarında ilişki kurulmamış nesneler veya düşünceler arasında münasebet kurulmasını sağlar.
Alternatifli sıradışı düşünme biçimi ile, üretilen fikirler dizisi içinden uygulanabilir olanları tespit etmek için, analitik düşünmenin ve yöntemlerinin kullanılması gerekir. Her iki düşünce biçimi birbirinin tamamlayıcısı olduğundan problemlerin çözümü farkında olunsun veya olunmasın, hem alternatifli-sıradışı, hem de analitik düşünmeyi gerekli kılar.
Beyin fırtınasının temel prensibi şudur: Bir problemi çözmekle görevlendirilen bir grubun üyeleri mümkün olduğu kadar kadar çok fikir üretirler. Buradaki problem illâ da bir sıkıntılı durum olmayabilir (Negatif problem) . Olumlu bir problem de olabilir. Meselâ bir şirket, yıl sonunda elde ettiği kârı en verimli bir şekilde nasıl kullanacağını bir beyin fırtınası seansı ile halledebilir. Beyin fırtınası seanslarında üretilen fikirler mantıksız, sıra dışı, çılgınca ve görünüşte imkânsız olabilirler. Burada temel kaide, kesinlikle eleştiri ve kritik olmaması. 'Nasıl olur?, bu da mı olur ? yahu, hadi be sende !, kafayı mı yedin !! ?' türünden sözler henüz yeni ortaya çıkmış veya çıkacak olan fikri hemen yok edebilir.
Amerikalı Edwin Land 1943'te sahilde küçük kızının fotoğrafını çektiği zaman kızı sabırsızlıkla, 'Baba! Niçin resmi hemen şimdi göremiyorum ?' diye sormuştu. Bu soru babayı düşünmeye sevk etti. Düşünmesinin semeresini ise, ona ün kazandıran Polaroid makineyi geliştirerek gördü. Burada küçük kızın, o güne kadar düşünülmemiş veya hayata geçirilememiş bir olay için babasına ilham kaynağı olmuştur. Beyin fırtınası yeni keşif ve icatlara zemin hazırlayan müessir yollardan biridir.
Einstein bu konuda şöyle demiştir: " Ortaya atılan yeni fikirlerde bir ilginçlik, saçmalık yoksa bu fikirde umut yok demektir." Dahası başlangıçta aptalca imiş gibi görünen bir fikir, beyin fırtınası ekibinin diğer üyeleri üzerinde müspet tesirler icra edebilir. Beyin fırtınası seansında görüşler yüksek sesle söylenmeli ve hemen kaydedilmelidir. 30-40 dakikalık bir seanstan sonra bütün fikirler üyeler tarafından değerlendirilerek en iyi fikir çözüm olarak seçilir (Sungur, 1997, s.258 )
Beynimizin sağ tarafı, zihindeki resimlerle veya hikâyelerle ilgilenmekten ve çapraz bağıntılar kurmaktan hoşlanır. Beyin fırtınaları çalışmaları sağ beyni uyarır.Yapılan çalışmalar çocukların (bilhassa 2-7 yaş arası) okula gitmeden önce, okul dönemine göre sağ beyni dokuz kat daha fazla kullandıklarını ortaya koymuştur. Yani çocuklar yeni (mucitce) fikirleri daha fazla üretirler. Durum böyle iken niçin uzun yıllardan beri hiçbir bilim adamımız Nobel mükâfatı almamıştır? Niçin bütün yeni buluş ve icatlar başkaları tarafından yapılmaktadır? Son yüz yıldaki patentlerin yüzde kaçı bize aittir? Cevaplardan bir tanesi, okullarımızda beyin fırtınası gibi yenilikçi düşüncelerin yeterince öğretilmemesi olabilir.Okullarımızda genellikle meraklı sorular pek teşvik edilmemekte, aksine, çocuklardan kalıplar içinde düşünmeleri ve önceden hazırlanmış cevapları vermeleri istenmektedir. Yeri gelmişken tarihimizdeki duruma kısaca bir göz atıp Mimar Sinanlar'ın, Itrîler'in, Fatihler'in, Hazerfenler'in, Gazaliler'in nasıl yetiştiğini daha iyi anlayabiliriz.Fatih Sultan Mehmet'in kurduğu, Sahn-ı Seman Medreseleri'nde fizik, kimya, biyoloji, matematik, astronomi, mantık, felsefe, edebiyat gibi fen ve sosyal bilimler birlikte öğretiliyor, mucit ve kâşifler yetiştiriliyordu.
Osborn tarafından her tür eleştirel değerlendirmenin, kişilerin yaratıcılık ve imajinasyonunu engellediği gerekçesiyle uygulamaya konan (Özden, Y., 1997) Beyin Fırtınası etkinliği, tartışma becerilerinin ön plana çıkarılarak sorun çözme becerilerini geliştirmeye yönelik olarak uygulanan bir tekniktir.Osborn (1963), uyguladığı beyin fırtınası seanslarında her tür eleştiri ve değerlendirmenin kişilerin hayal gücünü engellediğini gözlemlemiştir; çünkü fikir üretme ve eleştiri aynı anda gerçekleşmez (Özden, Y.,1997). Bir başka deyişle, beyin fırtınası; hayal yoluyla fikir elde etmede kullanılan yaratıcı bir tekniktir. Beyin fırtınası, bir konuya çözüm getirmek, karar vermek ve hayal yoluyla düşünce ve fikir üretmek için kullanılan yaratıcı bir tekniktir. Buna, buluş fırtınası da denilmektedir (Demirel, Ö, 1999). Bu yöntemde çok sayıda fikir, bir grup insandan kısa bir zaman süreci içinde elde edilir. (Gürkan ve Gözütok, 1998:31)a göre, öğrenenlerin bir problemle ilgili yaratıcı fikirlerini eleştiri olmadan açıkladıkları bir uygulamadır. (Orlich ve Arkadaşları, 1990, 244-245), tarafından yaratıcılığı geliştirme, uyarılma ve teşvik edilme, fikir-görüş kazandırma, öğretimsel amaçlarıyla, tartışma becerilerinin öğrenildiği bir etkinlik olarak tanımlanmaktadır.
Beyin fırtınasının esası; belirli bir durum veya probleme ilişkin fikir ve seçenekleri ortaya koymaktır. Örneğin, bir teneke kutunun, eski gazetelerin veya bir ataşın kullanım alanlarının bulunması türünden bir araştırma ile öğrenciler, yaratıcı düşünmeye ve imgeleme yapmaya zorlanırlar (Özden, Y.,1997). Bir takım, bu teknikle çalışmayı becerebilirse, etkili bir takım çalışması için yaşamsal önemde olan bir tür temiz iletişim kapasitesini de geliştirmiş olur. İyi bir beyin fırtınasına katılmak, insanın kendine güvenini arttırır ve eğlencelidir. Beyin fırtınası tekniğinde, herkesin katılımı eşit bir zeminde teşvik edildiği için, oturumlar, takımın birliğini sağlar (Hardingam, A., 1997; Çev. A. Bora ve O. Cankoçak).
Beyin fırtınası tekniği, belirli bir konu ya da sorunla ilgili, değişik görüş elde etmek istendiği zaman da uygulanabilir. Bu tekniğin diğer bir kullanılış şekli de varsayımda bulunmaktır. Bireyi yaratıcı düşünmeye zorlamayı amaçlayan bu yaklaşımda; örneğin, bütün nehirlerin tuzlu olması durumunda dünyada neler olabileceği tartışılır.
Beyin fırtınası, birçok öğretim tekniğinde kullanılabilecek etkili bir yaratıcı düşünme, yöntemidir. Yukarıdaki kullanımların yanında, okuldaki güncel bir problemi tanımlamak veya çözmek için de kullanılabilir. Okula devamsızlık, derslere ilgisizlik gibi, problemler bu yöntemle tartışılabilir (Özden, Y.,1997).
Bu tekniğin temel ilkeleri şunlardır: Bir problem çözmekle görevlendirilen bir grubun üyeleri mümkün olduğu kadar çok fikir ileri sürerler. Dile getirilen her çözüm teklifi, diğer grup üyelerini daha yeni ve iyi buluşları ortaya çıkaramaya yöneltir; ancak ortaya atılan fikirlerin ayrıntılı bir şekilde açıklanması ya da savunulması istenmez. Sadece fikirlerin mümkün olduğu kadar hızlı ifade edilmesi, yazıya geçirilmesi ve sonra sukunetle değerlendirilmesi istenir.
İnsan beyni düşünme sırasında hücresel nitelikte birlikler oluşturuyor. Bu birlikler arttıkça yani birey yeni uyaranlarla karşılaştıkça düşünme gücü artıyor. Beyin fırtınası, bireyin düşünme, problem çözme ve yaratıcılık güçlerini, onun zihninde yeni birlikler oluşturacak düşünme alanlarının ortaya çıkmasına yardımcı olan bir teknik olarak kabul ediliyor. Beyin fırtınası estirmenin eğitimdeki uygulamalarına okul öncesi eğitimde rastlanabiliyor. Sonbahar konusunun işleneceği bir sınıf ortamında, öğretmen, bir gün önceden çocukları sonbaharla ilişkili olan bir şey getirmeleri yada üretmeleri üzerine yönlendiriyor. Ertesi gün, bahçeden topladığı kuru yaprakları, şemsiyesini ya da sonbahar meyvelerinden birini getiren, sonbahar resmi yapan, yağmurluğunu giyip okula gelen çocuklarla birlikte sonbahar üzerine düşünüp konuşuyorlar. Böylece çocuklar, Sonbaharda yapraklar dökülür, yağmur yağar, değişik meyveler çıkar. bilgisini kalıp halinde öğretmeninden almanın yaratacağı düşünce tembelliği tehlikesine maruz kalmamış oluyor. Bu örnekte düşünme gücünü artırmada etkili olan yalnızca beyin fırtınası değil çocuğun öğrenme etkinliğine aktif katılarak okula bir malzeme getirmesi ve bir anlamda bu uygulamayı yaşantısına sokabilmesi de önemlidir. (Özer, 1996, s.51)
DAHİ
DEHA ya da bu yeteneğe sahip olma anlamına gelen dahilik, her zaman ilgi çekici bir konu olmuştur. Son yıllarda kişisel gelişim düşünce ve pratiklerinin artışıyla söz konusu ilgi, çok daha yüksek boyutlara ulaştı. Kişisel gelişim ve özelde NLP nin başarılı insanların hayatlarını model alma veya modelleme teorisini benimsemesi, ister istemez, dahilerin de modellenmesini gündeme getirdi. Buna göre, eğer dahilerin davranış ve düşünce kalıplarını deşifre edilebilir ve bunları taklit edilebilirseniz, siz de bir dahi olabilirsiniz.
Bu bakış açısının faydalı ya da faydasız olduğu ayrı bir konu ama, kendi içinde çelişik durduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira dahilik ya da deha, normal algısından hareketle, daha doğrusu normale göre tanımlanmış bir kavramdır; ve ama dahilik normal üstü bir düzeye işaret eder. Yani, çok az sayıda insanda bulunuyor olması gerekir. O zaman dahiler nasıl taklit edilebilir? Belki buradaki çelişkiyi uzlaştıracak bir yaklaşım, her insanda kendine has da olsa bir dahilik çekirdeğinin bulunduğunu kabul etmekten geçiyor. Böyle bakıldığında bir model olarak dahilerin incelenmesi ve çözümlenmeye çalışılması, makul hatta son derece faydalı bir çaba olarak gözükmektedir.
Bununla birlikte, dahiliğin ne olduğu tarihin hiçbir döneminde tam olarak vüzuha kavuşmamıştır. Dahası, her dönemin hâkim anlayışı dehanın tanımlanışı üzerinde daima etkide bulunmuştur. Meselâ, 1970 lere kadar dahilik salt zihinsel bir üstünlük olarak kabul edildiği için, beyin ve beynin yapısı üzerinde çokça durulmuş; ama kararlılık, ısrarcılık, motivasyon gibi duyguları, irade gücünü ve genel olarak kişilik özelliklerini ilgilendiren boyutlar büyük oranda göz ardı edilmiştir. Bu eksikliktir ki, bir dahi olduğu kabul edilen Albert Einstein' ın beyninin incelenmesi sırasında araştırmacılara büyük bir heyecanla belli bir olağanüstülükle karşılaşmayı ümit ettirmiştir. Ama bilindiği üzere, Einstein' ın beyni ne normalden büyük, ne de sıradışı bir nitelikte çıkmıştı.
Günümüzde duygusal zeka ve çoklu zeka kuramlarının ortaya çıkışından sonra, dahiliğin daha geniş ve doğru gözüken bir perspektif içinde değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bugün dahilik hakkındaki yaygın kabul, dahiliğin üretken vasfının salt bir beyin ameliyesi olmadığı, ama aynı zamanda insanın kişilik özellikleriyle de yakından alâkalı olarak gün yüzü gördüğü şeklindedir. Bu bakış açısı, toplum içinde bir çok insanın dahi olabileceğini öngörmese bile, her insanın dahilerin kişilik özelliklerini kendilerine örnek alabileceğini bir imkân olarak ortaya koymuştur ki, tek başına değerli görülmesi gereken sonuç da, işte budur.
Dahiliğin ne olduğu üzerine tam bir fikir birliği olmadığını söylemiştik. Genel kabule göre, dahilik insanın kendisini hemen hemen her duruma adapte edebilme yeteneği ve elindeki çok kısıtlı imkânlardan büyüleyici sonuçlar elde edebilmesidir. Bu tanım bize dahiliğin ortaya çıkması için insanın önüne aşılması neredeyse imkânsız gibi gözüken duvar ların çıkması gerektiğini hatırlatır. Sorunsuz ve sorusuz akıp giden bir yaşam ya da hiçbir engele takılmadan, hiçbir ağırlık taşımadan akıp giden düşünceler içinden dahilik çıkmaz. Deha, deyiş yerindeyse, aşılması çok zor bir duvarın varlığıyla ortaya çıkan ve o duvarın hiç akla gelmeyecek yöntemlerle, ama büyük bir çaba sonucunda aşılmasına verilen addır. Bu noktada akla gelen klasik örnek, ampülün mucidi Edison dur. Edison ampülün icadı üzerinde çalışırken başarısız olduğu her deneme sonrasında duvara toslamış gibidir. Ama o duvarlar karşısında yılgınlık göstermemiş, bir amaca doğru yürümüş, odaklanmış, ısrar etmiş, ama hepsinden önemlisi çok çalışmıştır.
Şu halde dahiliğin önündeki en büyük engel, “Ben zaten bu işi yapamam” düşüncesidir. Bu güvensizlik ve yılgınlık, bir dahinin lügatında yer almaz. Dahi, karşısında duran koca duvarı aşmakla büyük ve yüce bir amacı gerçekleştirmiş olacağını düşünür. Bu yüzden, ince zekasını kendisine yönelik yıkıcı bir eleştiri aleti olarak istihdam etmez. Nitekim, Goleman dahiliğin üretkenlik boyutundan bahsederken, bir akış hâlinden söz eder. Akış hâli duygusal zihnin eleştirel zihni bastırdığı durumlardır. Bu durum duygusal zekânın en üst noktasıdır, duyguların tümüyle performans ve öğrenmenin hizmetine verilmesidir. Duygular hem denetim altındadır ve yönlendirilmektedir, aynı zamanda da olumlu enerji yüklüdür ve yapılmakta olan işle uyumludur. Dikkat yalnızca eldeki işe odaklanır. Yüksek bir konsantrasyon söz konusudur. Akış hâlinde beyin, dingin bir durumdadır. Sessizleşir ve kendi işini yapar. Deha açısından önemli olan, işte bu hali sürdürebilmektir.
Goleman' ın bu söylediklerinin de ima ettiği üzere, dahiliğin üç temel bileşeni söz konusudur. Birincisi, dahiler zengin bir hayalgücüne sahiptirler. Bu, onlara gerçekte mevcut olan şeylerin zihinlerinde rahatlıkla yerlerinin değiştirmeleri ve yeni kombinasyonlar kurulabilmesi imkânını verir. Kalp, duygular ve akıl üçgeninde hayalgücünü çalıştırmak, dahinin çözüm üzerinde uykuya dalmasına benzer. Bu, aslında her insanın yaşayabileceği bir süreçtir. Fakat dahileri diğerlerinden ayıran faktör, onların hayallerinde kurdukları yeni biçimleri ya da hayallerinde kurdukları yeni düşünceleri, ‘hayal dünyasında bırakmamalarıdır. Bu da, onların ikinci önemli özelliklerini ortaya koyar: üretkenlik.
Dahilerin diğer insanlara göre yeni fikirlere dikkat etme, onları muhafaza etme ve onları deneyerek gerçekleştirmeye çalışma gibi bir özellikleri vardır. Meselâ, ünlü sürrealist ressam Salvador Dali, yapacağı resimlerin imgelerini zapt etmek için yarı uyku halinden faydalanırdı. Aslında hepimizin tam uykuya geçmeden önceki anlarda garip algı tecrübeleri vardır. Ama Dali, o tecrübeleri zapt etme yöntemini geliştirmekle bizden farklılaşmaktadır.
Dahilerin üçüncü önemli özelliği, meydan okuma cesaretleridir. Dahiler karşılaştıkları yeni durumlarda başarısızlık ya da hayalkırıklığı yaşama ihtimallerine yenik düşmezler. Bunun da iki önemli sebebi vardır. Birincisi, ulaşacakları şeyin kendilerinin yaşama ihtimalinin olduğu başarısızlıktan çok daha önemli olduğunu düşünürler. İkincisi, bu amaca ulaşmak için çaba göstermek, onlar için bir zorunluluk ya da angarya değil, hayatta kendilerine en büyük tatmin sağlayan bir zevktir. Yani dahi, kendisini yenilikçi bir süreç içinde tanımlar ve o süreç içinde kendisi olabildiği için bundan büyük bir zevk duyar.
Dahiler hakkında yaygın kanaatlerden biri de, onların deliliğe çok yakın durduklarıdır. Fakat dahilerin kişilik özellikleri üzerine yapılan son çalışmalar, onların aslında kişilik noktasında çok ince ölçülü bir denge halinde olduklarını ortaya koymaktadır. Mihaly Csikszentmihalyi From Creativity: The Work and Lives of 91 Eminent People adlı eserinde dehaya sahip insanların kişilik özelliklerini şöyle sıralamaktadır:
1. Dahi insanlar, yüksek bir fiziksel enerjiye sahiptirler; ama aynı zamanda sessiz ve sakindirler. Büyük bir konsantrasyonla canlı ve tutkulu bir şekilde uzun saatler çalışırlar. Bu enerji, zannedildiği gibi, doğuştan gelen bir özellik değil, sonradan içsel olarak üretilen bir özelliktir; ve beynin ve kalbin bir konuya odaklanmasıyla ilgilidir.
Burada önemli olan, dahilerin enerjilerini kontrol etmeleridir. Onlar takvim, saat ya da dışsal bir yönlendiriciye başvurarak kendilerini idare etmezler. İhtiyaç duyduklarında hemen kendilerini bir konu üzerine konsantre edebilirler. Bu yüksek konsantrasyonu, genlerinden dolayı değil, deneme yanılma yoluyla amaçlara ulaşmada başarılı stratejiler geliştirmeleri sayesinde elde ederler.
2. Dahiler zeki gözükürler ama aynı zamanda doğaldırlar. Hatta fiiliyatta ne kadar zeki oldukları tartışılır durumdadır. Başka bir ifadeyle, hem derin bir iç görüye sahiplerdir, hem de çocukça bir ruha. Burada, akla gelen ilk örneklerden birisi Mozart' tır. Mozart bu iki boyutu kendi bünyesinde birleştirmiş bir sanatçıydı.
3. Dahi insanlar oyun ile disiplini bir potada eritirler. Yaptıkları işi eğlenceli bir oyun kıvamında ele alırlar. Ama bunda aşırıya kaçmazlar. Her şeyi oyuna dönüştürüp işin ciddiyetini incitmezler. Heykeltraş Nina Holton' a göre insanlara heykeltraş olduğunuzu söylerseniz, bunun ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu söylerler size. Ama onun bu tür sorulara cevabı, Evet çok heyecan verici ve yaparken zevk duyuyorum. Ama bu iş, aynı zamanda bir marangozun ya da boyacının yaptığı işten farksız. şeklinde. Ona göre insanlar işin bir tarafını öne çıkarırken, diğer tarafını ihmal ediyorlar.
4. Dahi insanlar hem bir gerçeklik duygusuna hem de fantezi kabiliyetine sahiptirler. Büyük sanat ya da bilim mevcut dünyadan farklı bir dünya tasavvur edebilme yeteneğiyle ilgilidir. Toplumun geri kalanı, bu tasavvur ve görüşleri, gerçeklikle ilgisi olmayan fanteziler olarak görürler. Haklıdırlar da. Ama sanat ya da bilim dediğimiz şey mevcut gerçeklik diye düşündüğümüz şeyin ötesine geçebilmekle ilgilidir.
5. Dahi insanlar hem dışa dönük hem içe dönüktürler. Biz ise genelde bunlardan birine eğilimliyizdir. Ya kalabalık içinde oluruz, ya da camdan dışarıda yağan yağmuru seyrederiz. Fakat son psikolojik araştırmalar, dışa dönüklük ve içe dönüklüğün her insanda en yerleşik kişilik özellikleri olduğunu ortaya koymaktadır. Dahi insanların farkı, bu ikisi arasında çok güzel bir denge kuruyor olmalarıdır.
6. Dahi insanlar hem alçakgönüllü hem de onurludurlar. Bu aslında anlaşılır bir şey. Çünkü bu insanlar kendilerinden önce yapılmış veya icad edilmiş eserlerin farkındadırlar. Ve bu farkındalık, onları alçakgönüllü kılar. Ama aynı zamanda kendileri de belli katkılar yapmışlardır. Bu yüzden, alçakgönüllülüğü bir zillete dönüştürmeyip onurlarını korumayı bilirler.
7. Dahi insanlar hem asi hem muhafazakardır. İlk önce bir kültürü benimsemeden ve içselleştirmeden yaratıcı olmanın imkanı yoktur. Sadece geleneksel olmak değişmesi mümkün olmayan bir alan bırakır. Geçmişte değer verilmiş olan şeyleri göz ardı ederek sürekli değişiklik ve değişik attraksiyonlar denemek de, çok nadiren ilerleme olarak kabul edilebilecek bir yenilik üretir. Geleneksel yaşam kalıpları içinde kendi evinde yaşayan sanatçı Eva Zeisel' in yaptığı üretimler bugün Museum of Modern Artın nadide köşelerinde sergileniyor. Ona göre dahi olma fikrinin kendisi bir amaç olamaz. Çünkü farklı olmak negatif bir motivdir ve hiçbir büyük üretim negatif bir eğilim sonucunda doğmaz. Dahice üretim süreci ancak olumlu bir motivden hareket edilirse başarıya ulaşabilir. Bu işin gelenek kısmıdır. Ama dahi aynı zamanda geleneğin güvenli çerçevesinin dışına çıkmak zorundadır. Sonucun ne olduğunu kestiremeyeceği bir akıntının içine atlama cesareti gösterebilmelidir.
8. Dahi insanların çoğu, yaptıkları işe tutkuyla sarılırlar; ama aynı zamanda işleri hakkında son derece objektif bir bakışa da sahiptirler. Tutku zorluklar karşısında yılmamayı sağlarken, objektivite yahut nesnellik de sonuçta sağlam bir ürün çıkmasını mümkün kılar.
Bu maddelerin de gösterdiği gibi, dahiler kişiliklerinin iki ayrı kutuptaki boyutlarını olabildiğince bir araya getirirler. Ve galiba, birbirlerine zıt gözüken bu özellikleri bir araya getirebildikleri oranda deha güçlerini geliştirme şansına sahip olurlar.
Gelgelelim, günümüzde dehanın önünde ciddi engeller bulunmaktadır.
Üretkenliği engelleyen ö-nemli faktörlerden biri, eğitim sistemindeki aksaklıklardır. Birinci sınıftan itibaren sadece çalışmaya koşullandırılan çocukların eğlenmek için zamanları yoktur, çünkü daima öğrenmek zorunda oldukları şeyler vardır.
Dehanın toplumda az görülmesinin bir başka nedeni de, toplumda ideal insan konusundaki yerleşik kabulün ağırbaşlı, itaatkâr, büyüklerine saygıda kusur etmeyen, kendisine verilen görev her neyse onu yerine getiren bir insan portresi çiziyor olmasıdır.
Bu tarz yapılar hata yapma endişesi ve sonrasında suçluluk duygusu, onun da sonrasında isyan duygusuna götürür. Her biri kendi içinde tek kutuplu bir duruş olduğu için farklı hatta zıt kutupları buluşturan bir dahi kişiliğinin oluşmasına uygun bir zemin teşkil etmez.
Eğitim sistemindeki zevkten kopuk bilgi depolama mantığından ve toplum içinde kişiliklerin baskılanarak tek bir kutba indirgenmesinden vazgeçilmediği takdirde, dahilerin yetişmesinde iş daha çok dahi adaylarına ve ailelerine düşer.
Eğer şu şartlara riayet edilirse, dahi olunamasa bile, aklı başında, karakterli, ciddi ürünler ortaya koyan, hayattan zevk alan biri olunabilir:
- Hayal kırıklığı ve başarısızlıktan korkmayın.
- Başarısızlık uygun bir şekilde yönetilebilirse, dahiliğe uygun bir zemin olabilir.
- Aptal olduğunuzu düşüneceklere aldırmayın; onlar arkasındaki kalabalığa bakıp kendilerini akıllı sanıyorlar. Emin olun, siz ürün verdiğinizde, sizin yerinizde olmak için can atacaklardır.
- Hayallerinizi zaptetin.
- Gerçeklik duvarına meydan okuyun.
- Ve en önemlisi, daima üretin.
YETENEĞİN FARKINA VARMA
Akıllı babam okulda ne kadar başarısız olursa olsun, her çocuğun içinde bir deha saklı olduğuna içtenlikle inanırdı. Sınıfta oturduğu yerden bütün soruların doğru yanıtını veren bir öğrenciyi deha olarak görmezdi. Dahilerin ötekilerden daha akıllı olduğunu düşünmezdi. Herkesin bir yeteneği olduğuna inanır ve dahi birini o yeteneği keşfetme şansına erişen, sonra da o yeteneği başkalarına da yansıtan kişi olarak görürdü. (R. T. Kiyosaki'nin Zengin Çocuk Akıllı Çocuk adlı kitabının 297. sayfasından;)
|
|